Bu konuyu ele almadan önce Moğolların Anadolu’yu işgal etmelerinin seyrini çok özet olarak gözden geçirmek gerekmektedir. Böylece olayı tarihi bağlamıyla ele almak mümkün olabilecektir. Moğollar Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya girdiler. bir Moğol öncü birliği Anadolu’ya girerek önlerine gelen şehirleri yağmalama hareketine giriştiler. Bu dönemde Babailer isyanından (Türkmenlerin Selçuklu yönetimine başkaldırısı) dolayı Anadolu’da bir huzursuzluk vardı. Bir iç savaş hali yaşanıyordu.
Muhammed b. Abdilvvehhâb, üzerinde yoğun spekülasyonlar olan bir isimdir. Kimileri onu Kur’ân ve sünnet eksenli bir hareketin imamı olarak kabul ederken, kimilerince ehl-i sünnet yolundan sapmış biri olarak görülür ve başlattığı hareket “Vehhâbîlik” diye isimlendirilir. Aşağıda, bugün Suudi-i Arabistan’ın en yüksek dini mevkisinin başında bulunan Bin Bâz’ın 1965 yılında el-Câmiatu’l-Islâmiyye rektör vekili iken Muhammed b. Abdilvehhâb’la ilgili verdiği konferans yer almaktadır. Bu konferans Ibn Abdilvehhâb’ı bir müceddid olarak takdim ederken, -bu ülkede türbe vb. yerlere karşı gösterilen katı tutumu hazırlayan sebepler gibi- Suudi-i Arabistan gerçeğiyle ilgili bazı ipuçlarını da içinde saklamaktadır. Konferans sahibinin bazı yaklaşımları ise -hiç şüphesiz- okuyucuya garip gelecektir: Suud ailesinin Muhammed b. Abdilvehhâb’la birlikte yürüttüğü bölgeye hakim olma mücadelesini sadece Kur’ân ve sünneti hakim kılma çabası olarak görmesi, bu bağlamda Türkler ve Mısırlılarla yürütülen mücadeleyi hakla batılın savaşı olarak değerlendirmesi gibi. Hanedan idaresine övgülerine bakılacak olursa, Bin Bâz’ın yönetim tarzıyla ilgili her hangi bir kaygısının bulunmadığı anlaşılacaktır. Burada ilk önce, konferans sahibi Bin Bâz’la ilgili bilgi verilecek, ardından da konferansın tercümesi sunulacaktır:
Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in, peygamber olarak gönderilmesinden önce cahiliyye arapları, bölük pörçük, ihtilaflara boğulmuş ve insanların sebepsiz yere birbirlerini öldürdükleri bir ortam içindeydi. Güçlü zayıfı yutar, her kabile kendi dengine hücuma geçebilmek için en uygun fırsatı kollardı, işte tam bu sırada Allah, Rasûlü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i gönderdi. O, cemaatleşmeye önem verdi ve insanları buna teşvik etti. ihtilafa düşülmemesi hususunda uyarılarda bulundu ve insanların dikkatini bu yöne çekti. içerdiği önem nedeniyle bu konuyla ilgili, gerek Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den, gerek O'nun ashabından ve gerekse selef imamlardan onlara uyanlardan (Allah hepsinden razı olsun), pek çok hadis, tevâtüren günümüze kadar gelmiştir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurur: "Allah ve Rasûlü'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da korkunuz (kuvvetiniz, devletiniz) gider." (Enfâl,46) "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın, işte bunlar için büyük bir azap vardır."(Âl-i Imrân, 105)
Günlük hayatta anlatıla anlatıla kanıksadığımız, bu sebeple de farklı düşünme biçimleri tıkanmış bir takım yaklaşımlar söz konusudur. Bu görüş ve duruş sahiplerinin toplumdaki eşsizleştirilmiş konumları, onların söylediklerini de; aynı şekilde eşsiz hatta saygı duyma noktasında kutsallaştıran bir seviyeye çıkarır. Eğer bu anlayışlara bir eleştiri ortaya koyacak olsanız hemen bir refleksle çeşitli tevil yöntemlerine başvurarak konu saptırılır.
Halbuki topluma mal olmuş ifadelerin ne kadar şiirsel bir anlatımı ve bu anlatımların tevile müsait yönleri olsa da içinde bulunduğu fikir kulvarının genel kabulleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Özellikle felsefi ve sanal konularda, dayanılan bir sıfır noktası bulunmadan serdedilen aşkın ifadelerin ifade sahibini bağlaması en tabii kabuldür.
Her insan, hayatı boyunca her anı için Allah'a muhtaçtır. Soluduğu havadan yediği yemeğe, elini ayağını kullanabilmesinden konuşabilmesine, barınabilmesinden, gülüp neşelenmesine kadar Allah'ın yarattıklarına ve kendisine bağışladıklarına muhtaç olarak yaşar. Ancak insanların büyük bir çoğunluğu acizliklerini ve Allah'a muhtaç olduklarını anlamazlar. Onlar herşeyin kendiliğinden geliştiğini veya sahip oldukları şeylere kendi çaba ve çalışmaları sonucunda ulaştıklarını zannederler. Bu, hem büyük bir yanılgı hem de Allah'a karşı büyük bir nankörlüktür.
Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî.
Mugire b. Berdizbeh, Buhara Valisi Yemân el-Cûfi'nin araciligiyla müslüman olmustur. Bu nedenle Cûfi'ye nisbet edilmistir. Buhârî'nin babasi ve dedesi hakkinda pek bilgimiz yoktur.
Muhammed el-Buhârî, 13 sevvâl 194 h./21 Temmuz 810 tarihinde Cuma günü Buhara'da dogmustur. Bundan dolayi da Buhârî nisbetiyle anilmasina sebep olmustur. Buhârî, henüz bebek iken babasi vefat etmis, kardesi Ahmed'le birlikte yetim kalmistir. Annesinin terbiyesi altinda büyümüs, küçük yasta Kur'an'i ezberlemis ve Arapça ögrenmistir. Babasindan kalan servet onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim ögrenmesinde yararli oldu. On bir yasinda hadis ögrenmeye basladi. Onalti yasinda annesi ve kardesi Ahmed'le birlikte hacca gitti. Annesi ve kardesi Buhârâ'ya dönerken, kendisi ilim ögrenmek istegiyle Mekke'de kaldi. (210 h./825).
Onsekiz yasinda "Kitâbu Kadâya's-Sahabe ve't-Tâbiin" ile "et-Târîhü'l-Kebîr" adli eserlerini yazdi. ilim ögrenmek için sam'a, Misir'a, Basra'ya, Bagdat'a gitti. Bu amaçla alti yil Hicâz'da kaldi. Buhârî, hadis ögrenmek ve nakletmekle kalmadi. siirle de ilgilendi. Ancak fazla siir yazmadi. Savas sporlarina ilgi duydu, ata bindi, ok atti.
Allahu Azze ve Celie, daha sonra cenneti takva sahibi kullarına yaklaştırdığını ve o cennete girmeyi hak eden bu kimselerin şu dört tane vasıfla vasıflandıklarını haber vermektedir: 1) Bunların yönelenler oldukları. Yani Allah'a karşı isyandan kaçıp O'na itaat etmeye dönenler, gafletten kaçıp, O'nu zikretmeye yönelenler. Ubeyd b. Umeyr der ki: "Evvab (Allah'a yönelen) kimse, günahlarını hatırlayıp onlardan dolayı Allahu Teâ-lâ'ya tevbe istiğfarda bulunan kimsedir." Mücahid de şöyle der: "Tenha yerlerde günahlarını hatırlayıp, onlardan istiğfar eden kimsedir." Said b. Müseyyeb ise: "Bu kimse, günah işleyen sonra da tevbe eden, sonra günah işlediği zaman yine tevbe eden kimsedir." der. 2) Allah'ın emirlerine riayet edenler oldukları. İbn Abbas şöyle demiştir: "Allah'ın farzlarına ve emanetlerine riayet eden 6 Buhârinin (4848) ve Müslim'in (2848} rivayet ettikleri hadise işaret etmektedir. Enes'in (r.a.) rivayetine göre, Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cehenneme atılırlar. Bunun üzerine cehennem "Daha yok mu?" der. Nihayet Allahu Teâiâ ayağını üzerine koyar ve cehennem de "Yetişir, artık yetişir." der. kimselerdir." Katade ise şöyle demiştir: "Allah'ın kendisine gerek haklarından ve gerekse nimetlerinden emanet ettiği şeyleri koruyan kimselerdir."
Maccini; büyük inkılaplar daima büyük dini hareketlerin bir neticesi olmuştur diyor.
18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi sisteminde görülen donukluk ve yozlaşma uzak eyaletlerde de varlığını hissettirmiş ve bu dönemdeki ahlaki gevşeklik ve yozlaşma karşısında yeniden İslam'ın ilk günlerindeki saflığına dönmeyi amaç edinen fikri hareket Arabistan'da ortaya çıkmıştır. Hareketin başlatıcısı Muhammed bin Abdulvehhab'a nispetle “Vehhabilik” olarak adlandırılan bu akım sadece kendi sınırları içerisinde kalmamış, dine karışan hurafe ve bidatlerle savaşmayı ve ilk islam uygulamasını örnek alan her türlü faaliyet için kullanılan genel bir terim haline gelmiştir. Muhammed bin Abdülvehhab 1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir yer olan Hureymile kasabasına bağlı Uyeyna köyünde doğmuştur. İlk tahsilini Uyeyne'de kadılık yapan babasının yanında tamamlayan Muhammed bin Abdülvehhab daha sonra Mekke ve Medine'de tahsiline devam etmiştir.1 Medine'de ibn Teymiyye'nin dini görüşleri hakkında bilgi sahibi olan ibn Abdülvehhab onun eserlerini istinsah ederek çoğaltmak ve bunları çevresindekilere okutmakla işe başladı. Tüm bu çalışmalarına karşı olan kardeşi Süleyman b. Abdülvehhab, amcası ve diğer Hanbeli alimleri ona muhalefet ediyor ve onun hareketlerini Hanbeli mezhebine ve şeriatına uygun bulmadıklarını belirtiyorlardı. Tüm bu sebeplerden ötürü bir ara Uyeyne'de hayatı tehlikeye giren İbn Abdülvehhab buradan firara mecbur kalarak Basra'ya gitti.2 Basra'dan ayrıldıktan sonar Bağdat'a, Kum'a, Hamedan'a, isfehan'a giderek savunucusu olduğu görüşleri buralarda yaymaya çalıştı. Bu arada Şam'a ve Kahire'ye de uğradı.3
Cenab-ı Allah, bu ayette “Dünyalık payla oyalanma” ile “Eğriliğe dalma” yı birarada zikrediyor. Çünkü dinde sapıklık, yanlış inançlara kapılıp bu yanlış inançları dile getirmek, veya gerçek inanca ters düşen hareketler yapmak yolu ile olur.
Birincisi bidatler ve benzerleri, (Örneğin, ibadetlerde gereksiz artırımlar, Kabirlerin yanında dua etmek ve üzerlerine “türbe”ler yapmak, üç mescidin dışında kalan (M. Haram, M. Aksa ve M. Nebî) mescitleri görmek için yolculuğa çıkmak, Yılbaşı, bazı önemli günlerin yıldönümlerini ulusal bayramlar ve bunlara benzer uydurma gün ve gecelerde karşılıklı yoklamaklarda (ziyaret) bulunmak. Bunların hepsi, batıla bulaşmış eylemlerdir.)
Bugün ben bir soru soracağım sizlere. Bakalım cevabını rahatça verebilecek misiniz, yoksa başınızı öne eğip düşünecek misiniz? Bence ikisi de güzel sonuçtur. Başınızı öne eğip düşünseniz de güzel. Çünkü düşünmek kadar faydalı bir çalışma olamaz. Cevabı hemen verseniz de güzel. O takdirde sorunun cevabına zihin yoracak kadar konuyla meşgul oluyorsunuz demektir ki bu da gerçekten güzeldir.